PİR SULTAN ABDAL
YEDİBÖLÜK KÖYÜ
GENEL KÜLTÜR
YİTİRDİKLERİMİZ
![]() Hüseyin Demirci SAYAÇ
TAKVİM
GAYETE
İNFO
|
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür, ve bir orman gibi kardeşçesine.....
Kayıplarımız…/ ŞİMDİ BİRLİK ZAMANI - Murtaza DEMİR - yapımcı: Kemal 19/08/2011 @ 20:29 ŞİMDİ BİRLİK ZAMANI - Murtaza DEMİR Postnişin Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Değerli Çabaları…Manevi mirasımızı, bu kapsamdaki “birliğimizi, iriliğimizi, dirliğimizi,” yeniden ihya edecek, bizi koruyup-esirgeyecek, ecdat mirası yolumuzun devamını sağlayacak ve sorunlarımıza çare üretecek en yetkili makam, Hünkâr Hace Bektaş Veli’nin makamı olan Serçeşmedir. Serçeşmemizi, Postnişin makamı temsil etmektedir. Bugün itibariyle bu Makamında Sn. Veliyettin Hürem Ulusoy oturmaktadır. Makam, Dünyanın beş kıtasında yaşayan Alevi-Bektaşiler arasında tartışmasız KUTUP kabul edilmiş, YOL böyle sürülmüş, periyodik, kırımlar ve kırılmalarla birlikte günümüze böyle intikal etmiştir. Tarihi, teolojik ve sözel geleneğimiz; erenler, evliyalar, Horasan, Rum ve Balkan Erenleri öteden beri bu gerçeğe ikrar ve eyvallah etmektedirler. Gerçeğin demine erenler: bizler, Pir Sultan Abdal süreğinin muhipleri, talipleri, hizmetkârları olarak yolu böyle devraldık; böyle sürdük ve bugüne geldik. İman ettik ki, “yol bir, sürek binbirdir.” Sürek binbirdir; tüm erenlerin, evliyaların keşfi-kerametine, varlığına, hizmetine, demine-devranına niyazlarımız olsun. Eyvallah: eri erden ayırmayız ve üstün tutmayız; haddimize değildir, ama yol birdir ve YOL, cümleden uludur…Özümüzü dara çekip sorguladığımızda görürüz ki, Hünkâr makamı, ulu makamdır. Hiyerarşi böyle kurulmuş birlik ancak böyle sağlana gelmiştir. Bu gerçeklikten şek-şüphe edemeyiz; hâşâ, Hünkâr odaklı bir tartışmayı canımızdan dahi sakınırız. Böyle bir tartışma özümüzü ikilemek, itikadımızı bozmak-geçmişimizi tartıştırmak olur. Özümüzü ikiler, şüpheye düşer, makamın-yolun birliğini sorgulamaya kalkarsak, bundan tek anlam çıkar; inkâr!Yolumuz, tartışmayı değil, cemal cemale muhabbeti, gönül birliğini, hemhal olmayı ve teslimi gerektirir. Geleneğe göre her olguyu-şüpheyi, şüpheyi, sorguladığımız, sorguya-görgüye açık olduğumuz doğrudur. Tabumuz, dokunulmazlarımız yoktur. Ama edeb, adab, sevgi, saygı ve yola aşk ile bağlılık, olmazsa olmazımızdır. Ve bu düstur, yolu adabıyla sürmenin en temel unsurunu teşkil eder. Üst perdeden konuşmak, söz kesmek, destursuz söz almak, ruhsatsız dost bağına girmek, incitmek, kov-kıybet etmek, şiddete bulaşmak yoktur. Şeriat ve tarikat kapısını geçmek, hakikat kapısını aralamaya gayret etmek, gönüllerdeki ikiliği kaldırmak, güman etmekten sakınmak, hamı has etmek yolumuzu YOL eyleyen ritüellerdir. Eyvallah… Ama neden bunca güç durumdayız?Öğretimizin taşıyıcısı ve tartışmasız en temel emektarları olan dedelerimize elli yıldan buyana reva gördüğümüz tutumumuzu anımsayalım: 50-60 yıllık başıbozukluğun, gönül parçalanmışlığının, sonuçsuzluğun, otoritesizliğin, itilip-yok sayılmışlığın çok acı örneklerini yaşadık. Neden bu hale geldiğimizi aklıselim ile sorgulamadık: ayaklar baş, başlar ayak oldu. Gelenek, dede, yol, düstur, ortak akıl ve birlik olgularını küçümsedik; dışladık. Yâd ellere uyup yolumuzu, edebimizi, adabımızı, büyüğümüzü, küçüğümüzü, sevgiyi, saygıyı kaybettik ve bu yüzden de kurda-kuşa yem olduk. Bütün bunlar, yoldan uzaklaşmanın, geleneğe mesafe koymanın, hatta özü kaybetmenin bir sonucu değil midir?YOL’u sürmekteki zorluklarımızın kimi nedenleri a) devlete dair Çok geriye gitmeden, yüz yıllık sürece baktığımızda, 1826 yılında Osmanlı Yönetimince Dergâha el konulduğunu, maddi varlığının ve yolun temel kaynaklarının yağmalandığını, Hamdullah Çelebi Efendimizin yargılanarak Amasya’ya sürgün edildiğini, Dergâh avlusuna cami yapıldığını ve inançsal bağımızın ciddi olarak sarsıldığını, hiyerarşinin koptuğunu görmekteyiz. Alevi-Bektaşiler, Postnişin Cemalettin Efendimizin doğru öngörüsüyle Atatürk’ün Cumhuriyet tasarımına kitlesel destek verdiler. Buna karşın Cumhuriyeti tasarlayanlar, tıpkı Osmanlının devamıymışçasına Şeyhülislam kurumunu kaldırıp yerine Sünni Diyanet kurumunu ikame ettiler. Atatürk’ün mirasına oturup, ilkelerini reddedenler, bu coğrafyanın kadim inanç yolu olan Alevi-Bektaşiliği yok sayarak, bizi hayal kırıklığına uğrattılar. Cumhuriyet kadrolarının devleti, daha baştan mezhebi aidiyet esasına göre kurgulamaları, çağdaş devlet iddialarını esastan sakatlayan, talihsiz ve bugün yaşanan sorunlara esas teşkil eden bir öngörüsüzlüktür. Nitekim bu öngörüsüz tercihin sonucu olarak kurumlaşan Sünni Diyanet, cumhuriyet değerlerine ayak bağı olmakla kalmamış, Alevi-Bektaşi değerleriyle birlikte çağdaş değerlere saldıranların güç aldıkları bir sığınak haline gelmiş, Cemalettin Kaplan, Fetullah Gülen vb. gibi şeriat özlemcilerinin yetiştiği sera görevini üstlenmiştir. Atatürk dönemi sonrasında, devlet yönetimini gasp edenlerin, kentte tutunmak isteyen Alevi-Bektaşilere; “işin-ekmeğin karşılığında Sünni yolunu dayatmaları,” kent ve iş yaşamının diğer benzer koşulları; talip, dede, rehber, Dergâh-Postnişin zincirini zayıflatan diğer bir önemli unsur olmuştur. Alevi-Bektaşiler açısından inanç ve ibadetini saklamadan yaşamak, namaz kılmamak, Ramazanda sahura kalkmamak, Zorunlu Sünni dersine girmemek, velhasıl “oldukları gibi görünmek” neredeyse olanaksız hale getirilmiştir. Cumhuriyet dönemi hükümetleri, Osmanlı yönetimlerinden farksız biçimde, hatta bugün AKP örneğinde olduğu gibi kimi zaman daha da kapsamlı ve acımasız biçimde üstümüze gelmiş, yakıp-yıkmış, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi-Ümraniye gibi periyodik katliamlara başvurmuştur. Saldırı, katliam, ötekileştirme ve yıldırma politikaları, coğrafyamızın en organize, laik, demokrat ve hoşgörülü toplumu olan Alevi-Bektaşileri darmadağın etmiş, deyim yerindeyse “muasır medeniyet” hedefinin en köklü dayanağını berhava etmiştir. b) özümüze dair Aynayı kendimize tuttuğumuzda Dergâhın ve YOL erenlerinin, yol ehlini, uzun bir süre, sadece hakkullah toplanacak tebaa olarak görmeleri, hoşnutsuzlukla sonlanan Birlik Partisi deneyimleri, yol ehlinin hayal kırıklıkları ve kentte yaşam koşulları YOL’a bağlılığı zayıflatmış, dejenerasyonun yolunu açmış, zaman içinde erenlerin yolundan, ibadetten ve özünden sapmış-saptırılmış, şekli-zahiri ibadetle kendini avutan kitlesel bir topluluk haline gelmiştir. Köyden kente göç olgusu ve yukarda söylenen diğer faktörler sonucu inançsal hiyerarşi kaybolmuş, Dergâh- Ocak bağlılığı soğumuş, dede ocaktan, talip dededen, dede talipten kopmuş, YOL kendi kaderine terk edilmiştir. Son yıllarda yaşadığımız siyaset denemeleri, başlı başına bir siyasi ve sosyolojik inceleme konusudur. Kent yaşamı farklıdır; hele de Alevi-Bektaşi topluğu gibi kent yaşamı deneyimi ve organizasyonu olmayan, hatta köklerinden kopmuş, inancından savrulmuş, kendi haline terk edilen bir topluluk iseniz, bırakın kırsaldaki ibadet ve itikadınızı aynı özgünlükte sürdürmeyi, ayakta kalmanız dahi zordur. 1950-60’lı yıllardan itibaren kırsaldaki yaşam koşullarının zorluğu ve zorunluluğu nedeniyle kente gelen ve varoşlarda tutunmaya çalışan Aleviler, özellikle çocuklarımız uç siyasetlerin insan malzemesi olurken, orta kuşak insanlarımız sosyal demokrat partilerin kitlesel ve kolay ikna edilen insan malzemesi haline geldi. Çağdaş anlamda demokratik, eşitlikçi, insan haklarına dayalı bir siyasi partimiz ve devlet yönetimimiz hiç olmadı. Siyaset ise tam bir kurtlar sofrasıydı ve kolay zanaat değildi. Bizi ikaz edecek, yön verecek manevi merkezden de yoksunduk. Bu yüzden “kente entegre olalım” derken, küresel emperyalizmin kuklası olan sistemin tuzağına düştük. Ağır bedeller ödedik. Muaviye’ye özenen yöneticilerimiz, Hz. Ali-Muaviye çelişkisinin hesabını bizden soruyorlardı. Özellikle de üniversiteliler olmak üzere, bütün çocuklarımız sistematik işkenceden geçirildi, ocaklar acıyla kavruldu, birçok evladımız işkenceyle öldürüldü, sakat bırakıldı ve yaşamdan koparıldı. c) dernek, vakıf örgütlenmemize ve yöneticilerimizin tutumuna dairBütün bu acı tecrübeler, bizi, çağdaş sivil demokratik usuller ışığında yasal örgütlenmelere sevk etti. Dergâhı, dedeyi, rehberi, ocağı, bucağı bir yana bırakıp, demokrasi mücadelesi verecek ve haklarımız almak için mücadele edecektik. Batılı halklar bu yöntemlerle mücadele vermiş, haklarını böyle elde etmişlerdi. Biz de yapabilirdik. Olmadı: yapamadık yine izin vermediler; yine acılarla karşılaştık: bir yandan sistem yanlışlarımızdan istifade ediyor, içimizden insan devşiriyor, ajan-provokatör yerleştiriyor, canımıza kast ediyor, etkinliklerimizi kana buluyordu. Rahat, özgün, Alevi insicamını-fotoğrafını gösteren bir etkinlik, eylem, anma yapamıyorduk. Yapamıyorduk çünkü yolun, birikimin manevi gücünden, duasından, ikliminden yoksun kalmıştık. Ne zaman bir kitlesel eylem düzenlesek, ya sistem provoke ediyor, ya “solcular” resmi bozuyor, ya da eylemi, arkadaşlarımızın siyaset merakına- hedefine kurban veriyorduk. Etkinlik ve kitlesel anmalarda kontrolü hiçbir zaman elimizde tutamıyorduk. Bir Alevi eyleminde, dört kişi de olsa pankartı en büyük olan herhangi bir grup (!) inisiyatif sahibi oluyor, ya da sormaya dahi tenezzül etmeden inisiyatif kullanıyordu.Solculuğumuza helal gelmesinden çekiniyor; bu arkadaşların Alevi eylemliliğinde neden bu kadar ileri gittikleri, hatta kim oldukları, neden katıldıkları, disipline, tespit edilen sloganlara; flama, pankart getirmeme kararına neden uymadıkları sorgulanamıyor, sorgulamaya “cüret” edenler “sistem yandaşlığıyla” suçlanıyor, tehdit ediliyor, genel kurullarda “hesap” soruluyordu. Hak ve eşitlik taleplerimizin öne çıkması gereken legal eylemlerimize, yüzü gözü kapalı, askeri disiplin içinde yürüyen, kimliği belirsiz gruplar katılıyor, eylemi sakatlıyor, provoke ediyor, kamuoyuna, Alevilere, demokratlara mahcup oluyorduk. Bu gruplardan arınıp, talebimizi öne çıkarmayı, anlatmayı, ikna etmeyi başaramıyorduk.Anlamak mümkün değildi ama genel kurullarımızda bölüm bölüm bölünüyor, hiçbir ölçü tanımdan eleştiriyor, belden aşağıya vuruyor, kavga çıkarıyorduk. Hizmet verecek canları değil, iyi ajite edenleri, “devlet karşıtı” olanları, çok bağıranları, herkesten çok “solcu” olduğunu söyleyenleri ve grupçukların temsilcilerini seçiyorduk: onlar kazanıyorlardı. Kazanıyor fakat görev yapmıyorlardı. Kurullar çalışmıyor, sadece eylemlerde ortaya çıkıp mikrofon kapıyor, anons aracının üstünde kavga ediyor, gerekli zamanı ve emeği vermiyor; hiç kimseye “kurula seçildiği halde neden hizmet vermediği” sorulmuyordu. “Nasıl olursa olsun” kazanma hırsı-ilkesizliği, arkadaşlarımızın, dün “ihanet, işbirlikçilik ve sistemin ajanı” diyerek suçladığı kişilerle ittifak ederek bile olsa “ille de kazanmak” noktasına savrulmalarına neden oluyordu.d) kurumsal-toplumsal kazanımımız var mı?Özetle, diğerlerinde olduğu gibi bu sürecin de Sivas, Gazi-Ümraniye ve faili “meçhuller” gibi bedelleri oldu… Fatura yine ağırdı. Ağır bedeline karşın, kazanım yeterli midir; bunun takdirini daha objektif gözlemlere bırakarak, en azından şu sonucu çıkarabiliriz: her şeyden öte Alevi-Bektaşilere; kendilerine özgü bir YOL’a, mirasa sahip oldukları anımsatıldı. Yol’a, ocaklarımıza, Hace Bektaş Veli, Dede Garkın, Ağuçen, Hubyar, Şah İbrahim, Şah Kulu, Gözcü Karacaahmet, Sücaatin Veli, Yunus, Tapduk, Hatayi, Abdal Musa, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet gibi ulularımıza ve ocaklarımıza sahip çıkmaları ve asimilasyon tehdidine karşı sağlam durmaları-dikkatli olmalarının tekrar tekrar altı çizildi. Sonuç itibariyle asimilasyon virüsünün bünyemizdeki ilerlemesi önemli ölçüde bertaraf edildi ve topluluğumuz, gericilik belasına karşı daha bir bilinç kazandı. Ancak demokratik ve evrensel insan hakları bağlamındaki taleplerimize ilişkin tek bir sonuç dahi alınamadı. Hatta sonuç almak bir yana ilerleme dahi kaydedilemedi. En sade, en insani, en sıradan taleplerimize karşı dahi, devlet, olumsuz refleks gösterdi, bütün kurumlarıyla organize oldu ve üstümüze geldi. Son olarak da Madımak Otelinde canlı canlı insan yakan bir katili, “mağdur” gösterecek kadar zalimleşti ve yakılan kardeşlerimizin listesinin en başına o katilin ismini yazdı. Diyanet bütçesi, gericiliğin boyutlanarak devlete hâkim olması, devlet bürokrasisindeki ayrımcılık ve yargının siyasallaşması gibi gelişmelere bakıldığında, devletin demokratik ve laik doğrultusundan, “Sünni İslam Devleti tasarımı”, BOP, Eşbaşkanlık gibi İslami Devlet lehine ne denli tavizkar davrandığı görülecek ve devleti yöneten kadroların nasıl bir yönetim şekline yöneldikleri anlaşılacaktır. Bunca zaman, bedel ve emeğe karşın daha tatmin edici sonuç almak elbette mümkündü. Ama yukarda söylendiği gibi bir yandan devletin Alevi-Bektaşiliğe karşı hasmane tutumu, ajan-provokatörlerle üzerimize üzerimize gelmesi, çoğu zaman ne olduğu belli olmayan küçük “siyasi” grupların örgütlenmemize bir hastalık gibi musallat olmaları, kamu nezdindeki görüntümüzü çirkinleştirmesi ve hele de kariyer hastalığımız, daha fazlasını başarmamıza engel oldu. Yeterince başarılı olmamamızın temel nedenlerinden biri de, kurumlarımızı, YOL’a hizmet değil, kariyer hırsımızı ve siyaset tutkumuzu tatmin etmenin bir aracı olarak görmemiz oldu. Kimi önderlerimiz satın alındı, kimileri “ikna” edildi, kimileri de makam mevki uğruna bu ULU YOL’a kıymaktan geri durmadı. Anladık, dinledik, düşündük ve kanaat getirdik ki, gönüllerimizdeki bağlar çözülmüş, birçok faktörün bir araya gelmesiyle YOL kendi haline, hatta bir bakıma başsız bırakılmıştır. ŞİMDİ YENİDEN DERLENMEK VE YOLA REVAN OLMAK İÇİN SON ŞANSIMIZSerçeşme’siz menzile varılamayacağını, inançsal temsil makamının manevi desteği olmaksızın BİR olamayacağımızı, “varlık, birlik, hiçlik deryasında” sosyal, siyasal ve manevi dünyamızın sorunlarına çare üretemeyeceğimizi kafamızı taşlara vurarak, yaşadık, gördük, anladık ve ikrar ettik. Âcizane şunu önerebiliriz: zaman kaybetmeyelim; Hünkârın kapısına gidip, el-aman diyelim; el-aman!Bunca umarsızlık içinde olduğumuz bu süreçte, Veliyettin Efendimizin yollara düşmesini ve geleneksel misyonuna sahip çıkmasını büyük bir umut ışığı olarak görüyor, önemsiyor, niyaz oluyor, demine-devranına eyvallah diyoruz. Dergâhın, Makamın sahipsiz-umarsız kalmayacağına, çerağın bir gün mutlaka uyandırılacağına inanıyor ve özlemle bekliyorduk. Alevi-Bektaşi yolunun, bu büyük inançsal evrensel kültür mirasının ve zamanın bir sahibinin olduğunu, çağırdığımızda, çağırmasını bildiğimizde carımıza yetişeceğini biliyor, bütün benliğimizle iman ediyorduk. Ve şimdi diyoruz ki, bu günler, işte o günlerdir. Büyük ozan Pir Sultan Abdal ve zalim Osmanlı yönetiminde inim inim inleyen Anadolu’nun bahtsız insanı, Şah Kalender’e çağırdığında, Kalender yetişip, Rum Erenlerinin yanında, Osmanlıya karşı kıyama durmamış mıydı?Şimdi ulu iradeyi temsil eden gül yüzlü, gevher yüklü dost kervanının yola çıktığını, Türkiye’nin dört bir yanında bulunan çerağları, ocakları, bucakları tek tek uyarmaya başladığını görüyoruz. Kurumsal ve kişisel olarak, maddi-manevi bütün varlığımızla bu iradenin talibi, yolcusu, hizmetçisiyiz. Ruhsat gelirse elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince hizmet etmeyi dileriz. Öğretimizin ihyası ve hiyerarşik yapılanması, Serçeşme’nin sorumluluğundadır. Hiyerarşi yeniden tesis edilmelidir. Tarihi gerçeğimize başvurduğumuzda, önderliğin, toplumsal çağrıya hiçbir zaman bigâne kalmadığının; Baba İlyas, Şah Kulu, Şah Kalender (Çelebi) gibi unutulmaması gereken örnekleri vardır. Anadolu uluları, yol erenleri akın akın Serçeşme’ye gitmiş, yüz sürmüş, Osmanlı zaliminden şikâyetlerini oraya anlatmış, çözümü oradan beklemişlerdi. Evet, zalim Osmanlı, halkına sırtını dönmüş; halkın yoksulluğuna bigâne kalmış, hakkını-hukukunu ayaklar altına almış, inancına-kültürüne, diline saygısızca saldırmış, hatta Alevi-Bektaşi kıyımı için çok sayıda fetva vermiştir. Aşağılık fetvalarıyla “şöhret” kazanan ve bu yüzden Başbakan Erdoğan’ın yüksek “övgülerine” mazhar olan Şeyhülislam Ebusuud’un fetvaları, zalim Osmanlının yaşamasına yeterli olmamış, Anadolu halkının canını dişine takarak verdiği mücadele sonunda yok olmuştur. DÜN OSMANLI BU GÜN AKP Dün, demokratik hak taleplerimizin karşısına devşirme ve köksüz Osmanlı dikilirken, bugün, onların yerinde, onlara özenen AKP zihniyetini görüyoruz! Bu iktidar, bir yandan; “referansımız İslam’dır. Tek hedefimizi İslam devletidir.,” diyerek, Alevilerin omuz verdiği laik-demokratik rejiminden öç almaya; diğer yandan da kendilerini mahkûm eden yargıya; “bana Alevi yargıçlar ceza verdi” gerekçesiyle, Alevileri, Sünni kamuoyuna karşı aleni olarak hedef göstermeye, dışlamaya, “soyumuzu-boyumuzu” sorgulamaya, zulmetmeye ve köleleştirmeye çalışmaktadır. İktidar; Selçuklunun, Osmanlının ve Türkiye Cumhuriyetinin bir numaralı kurucu unsuru olan Türkmen’in inancına, kültürüne ve yaşam biçimine, Osmanlıdan daha da fena musallat olmuş, sorunlarını çözmeme konusunda sözbirliği etmiştir. Başbakan’ın tarih bilgisi ve vicdanı olmadığından, bir gerçeği sürekli olarak göz ardı etmektedir. O gerçek şudur: bizler kişilik ve yapı olarak ne Amerikan Zencisi, ne de Emevi kölesi değiliz; asla olmayacağız! Pir Sultan Abdal’ım bu sözüm haktır/Vallahi sözümün hatası yoktur Şimdiki sofunun Yezid’i çoktur/Şah’ım ne yatarsın günlerin geldi SERÇEŞMEYE YÜZ SÜRÜP HAKKA TESLİM OLALIM Kurumlarımız geçmişin olumlu-olumsuz deneyimlerinin ışığında kendilerini gözden geçirmeli; öğretiye, erkâna ve Dergâha daha yakın durmalıdır. Tüm kurumlarımız, öğretimizi ilgilendiren temel konularda Serçeşmenin tespit ve tavsiyelerini almalı, buranın nefesine dikkat kesilmelidir. Postnişinimizin gözetimi ve denetiminde YOL, OCAK, ERKAN, TARİH, TEOLOJİ konularında ayrı kurullar oluşturulmalı, camianın geleceğine dair son karar, Postnişin makamına-kuruluna bırakılmalıdır. Gönülleri birlersek bir anlam ifade ederiz: saygı görür, sorunlarımızı çözmek üzere kapı aralar, ecdat yadigârı olan yolumuzu sürebilme imkânına kavuşuruz. Aksi halde şu siyasi partiye, şu marjinalliğe, şu kötü niyete, kurda kuşa yem oluruz. Yolumuzu, öğretimizi kaybeder, girdaba karışır, Pir Sultan Abdal’ın nefesinde ifade edildiği üzere “sürüye sayılırız”: yazık ederiz. Aşk ve muhabbetle, 18.07.2011 Murtaza DEMİR ALINTI:Alevizyon Haber ŞİMDİ BİRLİK ZAMANI - Murtaza DEMİR Postnişin Veliyettin Hürrem Ulusoy’un Değerli Çabaları…Manevi mirasımızı, bu kapsamdaki “birliğimizi, iriliğimizi, dirliğimizi,” yeniden ihya edecek, bizi koruyup-esirgeyecek, ecdat mirası yolumuzun devamını sağlayacak ve sorunlarımıza çare üretecek en yetkili makam, Hünkâr Hace Bektaş Veli’nin makamı olan Serçeşmedir. Serçeşmemizi, Postnişin makamı temsil etmektedir. Bugün itibariyle bu Makamında Sn. Veliyettin Hürem Ulusoy oturmaktadır. Makam, Dünyanın beş kıtasında yaşayan Alevi-Bektaşiler arasında tartışmasız KUTUP kabul edilmiş, YOL böyle sürülmüş, periyodik, kırımlar ve kırılmalarla birlikte günümüze böyle intikal etmiştir. Tarihi, teolojik ve sözel geleneğimiz; erenler, evliyalar, Horasan, Rum ve Balkan Erenleri öteden beri bu gerçeğe ikrar ve eyvallah etmektedirler. Gerçeğin demine erenler: bizler, Pir Sultan Abdal süreğinin muhipleri, talipleri, hizmetkârları olarak yolu böyle devraldık; böyle sürdük ve bugüne geldik. İman ettik ki, “yol bir, sürek binbirdir.” Sürek binbirdir; tüm erenlerin, evliyaların keşfi-kerametine, varlığına, hizmetine, demine-devranına niyazlarımız olsun. Eyvallah: eri erden ayırmayız ve üstün tutmayız; haddimize değildir, ama yol birdir ve YOL, cümleden uludur…Özümüzü dara çekip sorguladığımızda görürüz ki, Hünkâr makamı, ulu makamdır. Hiyerarşi böyle kurulmuş birlik ancak böyle sağlana gelmiştir. Bu gerçeklikten şek-şüphe edemeyiz; hâşâ, Hünkâr odaklı bir tartışmayı canımızdan dahi sakınırız. Böyle bir tartışma özümüzü ikilemek, itikadımızı bozmak-geçmişimizi tartıştırmak olur. Özümüzü ikiler, şüpheye düşer, makamın-yolun birliğini sorgulamaya kalkarsak, bundan tek anlam çıkar; inkâr!Yolumuz, tartışmayı değil, cemal cemale muhabbeti, gönül birliğini, hemhal olmayı ve teslimi gerektirir. Geleneğe göre her olguyu-şüpheyi, şüpheyi, sorguladığımız, sorguya-görgüye açık olduğumuz doğrudur. Tabumuz, dokunulmazlarımız yoktur. Ama edeb, adab, sevgi, saygı ve yola aşk ile bağlılık, olmazsa olmazımızdır. Ve bu düstur, yolu adabıyla sürmenin en temel unsurunu teşkil eder. Üst perdeden konuşmak, söz kesmek, destursuz söz almak, ruhsatsız dost bağına girmek, incitmek, kov-kıybet etmek, şiddete bulaşmak yoktur. Şeriat ve tarikat kapısını geçmek, hakikat kapısını aralamaya gayret etmek, gönüllerdeki ikiliği kaldırmak, güman etmekten sakınmak, hamı has etmek yolumuzu YOL eyleyen ritüellerdir. Eyvallah… Ama neden bunca güç durumdayız?Öğretimizin taşıyıcısı ve tartışmasız en temel emektarları olan dedelerimize elli yıldan buyana reva gördüğümüz tutumumuzu anımsayalım: 50-60 yıllık başıbozukluğun, gönül parçalanmışlığının, sonuçsuzluğun, otoritesizliğin, itilip-yok sayılmışlığın çok acı örneklerini yaşadık. Neden bu hale geldiğimizi aklıselim ile sorgulamadık: ayaklar baş, başlar ayak oldu. Gelenek, dede, yol, düstur, ortak akıl ve birlik olgularını küçümsedik; dışladık. Yâd ellere uyup yolumuzu, edebimizi, adabımızı, büyüğümüzü, küçüğümüzü, sevgiyi, saygıyı kaybettik ve bu yüzden de kurda-kuşa yem olduk. Bütün bunlar, yoldan uzaklaşmanın, geleneğe mesafe koymanın, hatta özü kaybetmenin bir sonucu değil midir?YOL’u sürmekteki zorluklarımızın kimi nedenleri a) devlete dair Çok geriye gitmeden, yüz yıllık sürece baktığımızda, 1826 yılında Osmanlı Yönetimince Dergâha el konulduğunu, maddi varlığının ve yolun temel kaynaklarının yağmalandığını, Hamdullah Çelebi Efendimizin yargılanarak Amasya’ya sürgün edildiğini, Dergâh avlusuna cami yapıldığını ve inançsal bağımızın ciddi olarak sarsıldığını, hiyerarşinin koptuğunu görmekteyiz. Alevi-Bektaşiler, Postnişin Cemalettin Efendimizin doğru öngörüsüyle Atatürk’ün Cumhuriyet tasarımına kitlesel destek verdiler. Buna karşın Cumhuriyeti tasarlayanlar, tıpkı Osmanlının devamıymışçasına Şeyhülislam kurumunu kaldırıp yerine Sünni Diyanet kurumunu ikame ettiler. Atatürk’ün mirasına oturup, ilkelerini reddedenler, bu coğrafyanın kadim inanç yolu olan Alevi-Bektaşiliği yok sayarak, bizi hayal kırıklığına uğrattılar. Cumhuriyet kadrolarının devleti, daha baştan mezhebi aidiyet esasına göre kurgulamaları, çağdaş devlet iddialarını esastan sakatlayan, talihsiz ve bugün yaşanan sorunlara esas teşkil eden bir öngörüsüzlüktür. Nitekim bu öngörüsüz tercihin sonucu olarak kurumlaşan Sünni Diyanet, cumhuriyet değerlerine ayak bağı olmakla kalmamış, Alevi-Bektaşi değerleriyle birlikte çağdaş değerlere saldıranların güç aldıkları bir sığınak haline gelmiş, Cemalettin Kaplan, Fetullah Gülen vb. gibi şeriat özlemcilerinin yetiştiği sera görevini üstlenmiştir. Atatürk dönemi sonrasında, devlet yönetimini gasp edenlerin, kentte tutunmak isteyen Alevi-Bektaşilere; “işin-ekmeğin karşılığında Sünni yolunu dayatmaları,” kent ve iş yaşamının diğer benzer koşulları; talip, dede, rehber, Dergâh-Postnişin zincirini zayıflatan diğer bir önemli unsur olmuştur. Alevi-Bektaşiler açısından inanç ve ibadetini saklamadan yaşamak, namaz kılmamak, Ramazanda sahura kalkmamak, Zorunlu Sünni dersine girmemek, velhasıl “oldukları gibi görünmek” neredeyse olanaksız hale getirilmiştir. Cumhuriyet dönemi hükümetleri, Osmanlı yönetimlerinden farksız biçimde, hatta bugün AKP örneğinde olduğu gibi kimi zaman daha da kapsamlı ve acımasız biçimde üstümüze gelmiş, yakıp-yıkmış, Dersim, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi-Ümraniye gibi periyodik katliamlara başvurmuştur. Saldırı, katliam, ötekileştirme ve yıldırma politikaları, coğrafyamızın en organize, laik, demokrat ve hoşgörülü toplumu olan Alevi-Bektaşileri darmadağın etmiş, deyim yerindeyse “muasır medeniyet” hedefinin en köklü dayanağını berhava etmiştir. b) özümüze dair Aynayı kendimize tuttuğumuzda Dergâhın ve YOL erenlerinin, yol ehlini, uzun bir süre, sadece hakkullah toplanacak tebaa olarak görmeleri, hoşnutsuzlukla sonlanan Birlik Partisi deneyimleri, yol ehlinin hayal kırıklıkları ve kentte yaşam koşulları YOL’a bağlılığı zayıflatmış, dejenerasyonun yolunu açmış, zaman içinde erenlerin yolundan, ibadetten ve özünden sapmış-saptırılmış, şekli-zahiri ibadetle kendini avutan kitlesel bir topluluk haline gelmiştir. Köyden kente göç olgusu ve yukarda söylenen diğer faktörler sonucu inançsal hiyerarşi kaybolmuş, Dergâh- Ocak bağlılığı soğumuş, dede ocaktan, talip dededen, dede talipten kopmuş, YOL kendi kaderine terk edilmiştir. Son yıllarda yaşadığımız siyaset denemeleri, başlı başına bir siyasi ve sosyolojik inceleme konusudur. Kent yaşamı farklıdır; hele de Alevi-Bektaşi topluğu gibi kent yaşamı deneyimi ve organizasyonu olmayan, hatta köklerinden kopmuş, inancından savrulmuş, kendi haline terk edilen bir topluluk iseniz, bırakın kırsaldaki ibadet ve itikadınızı aynı özgünlükte sürdürmeyi, ayakta kalmanız dahi zordur. 1950-60’lı yıllardan itibaren kırsaldaki yaşam koşullarının zorluğu ve zorunluluğu nedeniyle kente gelen ve varoşlarda tutunmaya çalışan Aleviler, özellikle çocuklarımız uç siyasetlerin insan malzemesi olurken, orta kuşak insanlarımız sosyal demokrat partilerin kitlesel ve kolay ikna edilen insan malzemesi haline geldi. Çağdaş anlamda demokratik, eşitlikçi, insan haklarına dayalı bir siyasi partimiz ve devlet yönetimimiz hiç olmadı. Siyaset ise tam bir kurtlar sofrasıydı ve kolay zanaat değildi. Bizi ikaz edecek, yön verecek manevi merkezden de yoksunduk. Bu yüzden “kente entegre olalım” derken, küresel emperyalizmin kuklası olan sistemin tuzağına düştük. Ağır bedeller ödedik. Muaviye’ye özenen yöneticilerimiz, Hz. Ali-Muaviye çelişkisinin hesabını bizden soruyorlardı. Özellikle de üniversiteliler olmak üzere, bütün çocuklarımız sistematik işkenceden geçirildi, ocaklar acıyla kavruldu, birçok evladımız işkenceyle öldürüldü, sakat bırakıldı ve yaşamdan koparıldı. c) dernek, vakıf örgütlenmemize ve yöneticilerimizin tutumuna dairBütün bu acı tecrübeler, bizi, çağdaş sivil demokratik usuller ışığında yasal örgütlenmelere sevk etti. Dergâhı, dedeyi, rehberi, ocağı, bucağı bir yana bırakıp, demokrasi mücadelesi verecek ve haklarımız almak için mücadele edecektik. Batılı halklar bu yöntemlerle mücadele vermiş, haklarını böyle elde etmişlerdi. Biz de yapabilirdik. Olmadı: yapamadık yine izin vermediler; yine acılarla karşılaştık: bir yandan sistem yanlışlarımızdan istifade ediyor, içimizden insan devşiriyor, ajan-provokatör yerleştiriyor, canımıza kast ediyor, etkinliklerimizi kana buluyordu. Rahat, özgün, Alevi insicamını-fotoğrafını gösteren bir etkinlik, eylem, anma yapamıyorduk. Yapamıyorduk çünkü yolun, birikimin manevi gücünden, duasından, ikliminden yoksun kalmıştık. Ne zaman bir kitlesel eylem düzenlesek, ya sistem provoke ediyor, ya “solcular” resmi bozuyor, ya da eylemi, arkadaşlarımızın siyaset merakına- hedefine kurban veriyorduk. Etkinlik ve kitlesel anmalarda kontrolü hiçbir zaman elimizde tutamıyorduk. Bir Alevi eyleminde, dört kişi de olsa pankartı en büyük olan herhangi bir grup (!) inisiyatif sahibi oluyor, ya da sormaya dahi tenezzül etmeden inisiyatif kullanıyordu.Solculuğumuza helal gelmesinden çekiniyor; bu arkadaşların Alevi eylemliliğinde neden bu kadar ileri gittikleri, hatta kim oldukları, neden katıldıkları, disipline, tespit edilen sloganlara; flama, pankart getirmeme kararına neden uymadıkları sorgulanamıyor, sorgulamaya “cüret” edenler “sistem yandaşlığıyla” suçlanıyor, tehdit ediliyor, genel kurullarda “hesap” soruluyordu. Hak ve eşitlik taleplerimizin öne çıkması gereken legal eylemlerimize, yüzü gözü kapalı, askeri disiplin içinde yürüyen, kimliği belirsiz gruplar katılıyor, eylemi sakatlıyor, provoke ediyor, kamuoyuna, Alevilere, demokratlara mahcup oluyorduk. Bu gruplardan arınıp, talebimizi öne çıkarmayı, anlatmayı, ikna etmeyi başaramıyorduk.Anlamak mümkün değildi ama genel kurullarımızda bölüm bölüm bölünüyor, hiçbir ölçü tanımdan eleştiriyor, belden aşağıya vuruyor, kavga çıkarıyorduk. Hizmet verecek canları değil, iyi ajite edenleri, “devlet karşıtı” olanları, çok bağıranları, herkesten çok “solcu” olduğunu söyleyenleri ve grupçukların temsilcilerini seçiyorduk: onlar kazanıyorlardı. Kazanıyor fakat görev yapmıyorlardı. Kurullar çalışmıyor, sadece eylemlerde ortaya çıkıp mikrofon kapıyor, anons aracının üstünde kavga ediyor, gerekli zamanı ve emeği vermiyor; hiç kimseye “kurula seçildiği halde neden hizmet vermediği” sorulmuyordu. “Nasıl olursa olsun” kazanma hırsı-ilkesizliği, arkadaşlarımızın, dün “ihanet, işbirlikçilik ve sistemin ajanı” diyerek suçladığı kişilerle ittifak ederek bile olsa “ille de kazanmak” noktasına savrulmalarına neden oluyordu.d) kurumsal-toplumsal kazanımımız var mı?Özetle, diğerlerinde olduğu gibi bu sürecin de Sivas, Gazi-Ümraniye ve faili “meçhuller” gibi bedelleri oldu… Fatura yine ağırdı. Ağır bedeline karşın, kazanım yeterli midir; bunun takdirini daha objektif gözlemlere bırakarak, en azından şu sonucu çıkarabiliriz: her şeyden öte Alevi-Bektaşilere; kendilerine özgü bir YOL’a, mirasa sahip oldukları anımsatıldı. Yol’a, ocaklarımıza, Hace Bektaş Veli, Dede Garkın, Ağuçen, Hubyar, Şah İbrahim, Şah Kulu, Gözcü Karacaahmet, Sücaatin Veli, Yunus, Tapduk, Hatayi, Abdal Musa, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet gibi ulularımıza ve ocaklarımıza sahip çıkmaları ve asimilasyon tehdidine karşı sağlam durmaları-dikkatli olmalarının tekrar tekrar altı çizildi. Sonuç itibariyle asimilasyon virüsünün bünyemizdeki ilerlemesi önemli ölçüde bertaraf edildi ve topluluğumuz, gericilik belasına karşı daha bir bilinç kazandı. Ancak demokratik ve evrensel insan hakları bağlamındaki taleplerimize ilişkin tek bir sonuç dahi alınamadı. Hatta sonuç almak bir yana ilerleme dahi kaydedilemedi. En sade, en insani, en sıradan taleplerimize karşı dahi, devlet, olumsuz refleks gösterdi, bütün kurumlarıyla organize oldu ve üstümüze geldi. Son olarak da Madımak Otelinde canlı canlı insan yakan bir katili, “mağdur” gösterecek kadar zalimleşti ve yakılan kardeşlerimizin listesinin en başına o katilin ismini yazdı. Diyanet bütçesi, gericiliğin boyutlanarak devlete hâkim olması, devlet bürokrasisindeki ayrımcılık ve yargının siyasallaşması gibi gelişmelere bakıldığında, devletin demokratik ve laik doğrultusundan, “Sünni İslam Devleti tasarımı”, BOP, Eşbaşkanlık gibi İslami Devlet lehine ne denli tavizkar davrandığı görülecek ve devleti yöneten kadroların nasıl bir yönetim şekline yöneldikleri anlaşılacaktır. Bunca zaman, bedel ve emeğe karşın daha tatmin edici sonuç almak elbette mümkündü. Ama yukarda söylendiği gibi bir yandan devletin Alevi-Bektaşiliğe karşı hasmane tutumu, ajan-provokatörlerle üzerimize üzerimize gelmesi, çoğu zaman ne olduğu belli olmayan küçük “siyasi” grupların örgütlenmemize bir hastalık gibi musallat olmaları, kamu nezdindeki görüntümüzü çirkinleştirmesi ve hele de kariyer hastalığımız, daha fazlasını başarmamıza engel oldu. Yeterince başarılı olmamamızın temel nedenlerinden biri de, kurumlarımızı, YOL’a hizmet değil, kariyer hırsımızı ve siyaset tutkumuzu tatmin etmenin bir aracı olarak görmemiz oldu. Kimi önderlerimiz satın alındı, kimileri “ikna” edildi, kimileri de makam mevki uğruna bu ULU YOL’a kıymaktan geri durmadı. Anladık, dinledik, düşündük ve kanaat getirdik ki, gönüllerimizdeki bağlar çözülmüş, birçok faktörün bir araya gelmesiyle YOL kendi haline, hatta bir bakıma başsız bırakılmıştır. ŞİMDİ YENİDEN DERLENMEK VE YOLA REVAN OLMAK İÇİN SON ŞANSIMIZSerçeşme’siz menzile varılamayacağını, inançsal temsil makamının manevi desteği olmaksızın BİR olamayacağımızı, “varlık, birlik, hiçlik deryasında” sosyal, siyasal ve manevi dünyamızın sorunlarına çare üretemeyeceğimizi kafamızı taşlara vurarak, yaşadık, gördük, anladık ve ikrar ettik. Âcizane şunu önerebiliriz: zaman kaybetmeyelim; Hünkârın kapısına gidip, el-aman diyelim; el-aman!Bunca umarsızlık içinde olduğumuz bu süreçte, Veliyettin Efendimizin yollara düşmesini ve geleneksel misyonuna sahip çıkmasını büyük bir umut ışığı olarak görüyor, önemsiyor, niyaz oluyor, demine-devranına eyvallah diyoruz. Dergâhın, Makamın sahipsiz-umarsız kalmayacağına, çerağın bir gün mutlaka uyandırılacağına inanıyor ve özlemle bekliyorduk. Alevi-Bektaşi yolunun, bu büyük inançsal evrensel kültür mirasının ve zamanın bir sahibinin olduğunu, çağırdığımızda, çağırmasını bildiğimizde carımıza yetişeceğini biliyor, bütün benliğimizle iman ediyorduk. Ve şimdi diyoruz ki, bu günler, işte o günlerdir. Büyük ozan Pir Sultan Abdal ve zalim Osmanlı yönetiminde inim inim inleyen Anadolu’nun bahtsız insanı, Şah Kalender’e çağırdığında, Kalender yetişip, Rum Erenlerinin yanında, Osmanlıya karşı kıyama durmamış mıydı?Şimdi ulu iradeyi temsil eden gül yüzlü, gevher yüklü dost kervanının yola çıktığını, Türkiye’nin dört bir yanında bulunan çerağları, ocakları, bucakları tek tek uyarmaya başladığını görüyoruz. Kurumsal ve kişisel olarak, maddi-manevi bütün varlığımızla bu iradenin talibi, yolcusu, hizmetçisiyiz. Ruhsat gelirse elimizden geldiğince, gücümüz yettiğince hizmet etmeyi dileriz. Öğretimizin ihyası ve hiyerarşik yapılanması, Serçeşme’nin sorumluluğundadır. Hiyerarşi yeniden tesis edilmelidir. Tarihi gerçeğimize başvurduğumuzda, önderliğin, toplumsal çağrıya hiçbir zaman bigâne kalmadığının; Baba İlyas, Şah Kulu, Şah Kalender (Çelebi) gibi unutulmaması gereken örnekleri vardır. Anadolu uluları, yol erenleri akın akın Serçeşme’ye gitmiş, yüz sürmüş, Osmanlı zaliminden şikâyetlerini oraya anlatmış, çözümü oradan beklemişlerdi. Evet, zalim Osmanlı, halkına sırtını dönmüş; halkın yoksulluğuna bigâne kalmış, hakkını-hukukunu ayaklar altına almış, inancına-kültürüne, diline saygısızca saldırmış, hatta Alevi-Bektaşi kıyımı için çok sayıda fetva vermiştir. Aşağılık fetvalarıyla “şöhret” kazanan ve bu yüzden Başbakan Erdoğan’ın yüksek “övgülerine” mazhar olan Şeyhülislam Ebusuud’un fetvaları, zalim Osmanlının yaşamasına yeterli olmamış, Anadolu halkının canını dişine takarak verdiği mücadele sonunda yok olmuştur. DÜN OSMANLI BU GÜN AKP Dün, demokratik hak taleplerimizin karşısına devşirme ve köksüz Osmanlı dikilirken, bugün, onların yerinde, onlara özenen AKP zihniyetini görüyoruz! Bu iktidar, bir yandan; “referansımız İslam’dır. Tek hedefimizi İslam devletidir.,” diyerek, Alevilerin omuz verdiği laik-demokratik rejiminden öç almaya; diğer yandan da kendilerini mahkûm eden yargıya; “bana Alevi yargıçlar ceza verdi” gerekçesiyle, Alevileri, Sünni kamuoyuna karşı aleni olarak hedef göstermeye, dışlamaya, “soyumuzu-boyumuzu” sorgulamaya, zulmetmeye ve köleleştirmeye çalışmaktadır. İktidar; Selçuklunun, Osmanlının ve Türkiye Cumhuriyetinin bir numaralı kurucu unsuru olan Türkmen’in inancına, kültürüne ve yaşam biçimine, Osmanlıdan daha da fena musallat olmuş, sorunlarını çözmeme konusunda sözbirliği etmiştir. Başbakan’ın tarih bilgisi ve vicdanı olmadığından, bir gerçeği sürekli olarak göz ardı etmektedir. O gerçek şudur: bizler kişilik ve yapı olarak ne Amerikan Zencisi, ne de Emevi kölesi değiliz; asla olmayacağız! Pir Sultan Abdal’ım bu sözüm haktır/Vallahi sözümün hatası yoktur Şimdiki sofunun Yezid’i çoktur/Şah’ım ne yatarsın günlerin geldi SERÇEŞMEYE YÜZ SÜRÜP HAKKA TESLİM OLALIM Kurumlarımız geçmişin olumlu-olumsuz deneyimlerinin ışığında kendilerini gözden geçirmeli; öğretiye, erkâna ve Dergâha daha yakın durmalıdır. Tüm kurumlarımız, öğretimizi ilgilendiren temel konularda Serçeşmenin tespit ve tavsiyelerini almalı, buranın nefesine dikkat kesilmelidir. Postnişinimizin gözetimi ve denetiminde YOL, OCAK, ERKAN, TARİH, TEOLOJİ konularında ayrı kurullar oluşturulmalı, camianın geleceğine dair son karar, Postnişin makamına-kuruluna bırakılmalıdır. Gönülleri birlersek bir anlam ifade ederiz: saygı görür, sorunlarımızı çözmek üzere kapı aralar, ecdat yadigârı olan yolumuzu sürebilme imkânına kavuşuruz. Aksi halde şu siyasi partiye, şu marjinalliğe, şu kötü niyete, kurda kuşa yem oluruz. Yolumuzu, öğretimizi kaybeder, girdaba karışır, Pir Sultan Abdal’ın nefesinde ifade edildiği üzere “sürüye sayılırız”: yazık ederiz. Aşk ve muhabbetle, 18.07.2011 Murtaza DEMİR ALINTI:Alevizyon Haber
MEHMET ALİ ERBİL’DEN MUM SÖNDÜ GAFI - yapımcı: AbidinSari 07/10/2010 @ 12:43 MEHMET ALİ ERBİL’DEN MUM SÖNDÜ GAFI Star TV'de canlı olarak yayınlanan Çarkıfelek programında Erbil bir gafa daha imza attı, kullandığı bir ifade Alevileri kırdı. Şovmen Mehmet Ali Erbil'in programında 'Mum söndü mü yapıyoruz burada?' ifadesi tepki yarattı. Erbil, daha önce Star TV'de yayınlanan bir evlilik programında da kendine eş adayı arayan 80 yaşındaki bir kişiye, "Ben Kızılbaş mıyım ki?" sözlerini kullanmış ve Alevilerin tepkisine neden olmuştu. CnnTürk ekranlarında yayınlanan Tarafsız Bölge programına telefonla bağlanan Erbil ise "Sözlerim yanlış anlaşıldı, ben öyle bir laf etmem. Alevi birçok arkadaşım var" dedi. Mehmet Ali Erbil'den Mum söndü mü oynuyorlar gafı Bu arada Mahmutbey'deki Doğan Medya Center'da bulunan stüdyolarında güvenlik artırıldı, ek güvenlik istendi. İZMİR'DE PROTESTO Bu sözlere tepki gösteren bir grup vatandaş da İzmir'de Doğan Yayın Holding bünyesindeki kuruluşların bulunduğu bina önünde toplandı. Erbil'in, Star televizyonundaki programında kullandığı sözlerin ardından Doğan Haber Ajansı (DHA), Hürriyet ve Milliyet bürolarının bulunduğu Şehitler Bulvarı'ndaki bina önünde gelen vatandaşlar protesto gösterisi yaptı. Merhmet Ali Erbil mum söndü gafı için özür diledi BİNAYA YUMURTALI SALDIRI Geniş güvenlik önlemi alan polis, kalabalığın binaya yaklaşmasına izin vermedi. Erbil'i protesto eden gruptaki bazı vatandaşlar binaya yumurta attı. Zamanında buna benzer bir potu yine Güner Ümit kırdı ve kariyeri etkilenip görevden alınmıştı. Şuan itibariyle Mehmet Ali Erbil'in de böyle bir durumla karşı karşıya kalıp kalmaması merak konusu... KAYNAK:ensonhaber-07.10.2010 http://www.alevilerden-ozurdile.com Bu gelişmelerin ardından Star Televizyonu bir açıklama yaparak programın yayından kaldırıldığını bildirdi. İşte o açıklama: Dün akşam STAR Televizyonu’nda yayınlanan bir programda, vatandaşlarımızı rencide eden bir ifade kullanıldığı görülmüştür. Bu ifadeyi kullanan sanatçının herhangi bir kötü niyetinin ve kasıtlı bir davranışının olmadığını düşünüyoruz. Nitekim kendisi de derhal bu ifadesinden dolayı katıldığı bir başka TV programında özür dilemiş bulunmaktadır. Buna rağmen, kasıtlı ya da kasıtsız vatandaşlarımızı rencide eden hiçbir ifadeyi müsamaha ile karşılamamız mümkün değildir. Bu anlayıştan hareket eden STAR TV Yönetimi anılan programın kaldırılmasına karar vermiştir. Kamuoyumuzun bilgisine saygı ile sunarız. KAYNAK:hurriyet.com. MEHMET ALİ ERBİL’DEN MUM SÖNDÜ GAFI Star TV'de canlı olarak yayınlanan Çarkıfelek programında Erbil bir gafa daha imza attı, kullandığı bir ifade Alevileri kırdı. Şovmen Mehmet Ali Erbil'in programında 'Mum söndü mü yapıyoruz burada?' ifadesi tepki yarattı. Erbil, daha önce Star TV'de yayınlanan bir evlilik programında da kendine eş adayı arayan 80 yaşındaki bir kişiye, "Ben Kızılbaş mıyım ki?" sözlerini kullanmış ve Alevilerin tepkisine neden olmuştu. CnnTürk ekranlarında yayınlanan Tarafsız Bölge programına telefonla bağlanan Erbil ise "Sözlerim yanlış anlaşıldı, ben öyle bir laf etmem. Alevi birçok arkadaşım var" dedi. Mehmet Ali Erbil'den Mum söndü mü oynuyorlar gafı Bu arada Mahmutbey'deki Doğan Medya Center'da bulunan stüdyolarında güvenlik artırıldı, ek güvenlik istendi. İZMİR'DE PROTESTO Bu sözlere tepki gösteren bir grup vatandaş da İzmir'de Doğan Yayın Holding bünyesindeki kuruluşların bulunduğu bina önünde toplandı. Erbil'in, Star televizyonundaki programında kullandığı sözlerin ardından Doğan Haber Ajansı (DHA), Hürriyet ve Milliyet bürolarının bulunduğu Şehitler Bulvarı'ndaki bina önünde gelen vatandaşlar protesto gösterisi yaptı. Merhmet Ali Erbil mum söndü gafı için özür diledi BİNAYA YUMURTALI SALDIRI Geniş güvenlik önlemi alan polis, kalabalığın binaya yaklaşmasına izin vermedi. Erbil'i protesto eden gruptaki bazı vatandaşlar binaya yumurta attı. Zamanında buna benzer bir potu yine Güner Ümit kırdı ve kariyeri etkilenip görevden alınmıştı. Şuan itibariyle Mehmet Ali Erbil'in de böyle bir durumla karşı karşıya kalıp kalmaması merak konusu... KAYNAK:ensonhaber-07.10.2010 http://www.alevilerden-ozurdile.com Bu gelişmelerin ardından Star Televizyonu bir açıklama yaparak programın yayından kaldırıldığını bildirdi. İşte o açıklama: Dün akşam STAR Televizyonu’nda yayınlanan bir programda, vatandaşlarımızı rencide eden bir ifade kullanıldığı görülmüştür. Bu ifadeyi kullanan sanatçının herhangi bir kötü niyetinin ve kasıtlı bir davranışının olmadığını düşünüyoruz. Nitekim kendisi de derhal bu ifadesinden dolayı katıldığı bir başka TV programında özür dilemiş bulunmaktadır. Buna rağmen, kasıtlı ya da kasıtsız vatandaşlarımızı rencide eden hiçbir ifadeyi müsamaha ile karşılamamız mümkün değildir. Bu anlayıştan hareket eden STAR TV Yönetimi anılan programın kaldırılmasına karar vermiştir. Kamuoyumuzun bilgisine saygı ile sunarız. KAYNAK:hurriyet.com.
DERNEĞİMİZİN EKİM AYI GENÇLİK TOPLANTISI YAPILDI - yapımcı: AbidinSari 04/10/2010 @ 20:58 DERNEĞİMİZİN EKİM AYI GENÇLİK TOPLANTISI YAPILDI Ekim Ayı Gençlik Toplantısına Katılanlar Gülsüm Çorlu Mesut Kaya Akın Sarı Yılmaz Çorlu ALINAN KARARLAR 1-Lise ve Üniversite öğrencilerine verilecek bursların nasıl ve ne şekilde verileceği konusunda eğer ortada bir yardım varsa Yedibölük köylü olması yeterlidir. Yalnızca Evlenerek soy adı değişen yedibölük köylü bayanlarla ilgili 3 kuşak kavramı oluşturulmuştur. Yani Evlenerek soy adı değişen Yedibölüklü bayanların çocukları ve torunları yararlana bilicekleri yönündeki kararımızın dernek yönetim kuruluna iletilmesi 2- Dernek değişim Projesi adı altında - Derneğin kütüphane kısmından başlayarak kolonlara kadar olan kısımla ilgili paravan getirilmesi, - Pencerenin olduğu duvar genişletilerek pencerenin genişlemesi, - Duvaralara raflık sistemi yapılarak kitapların yerleşimi,. - İspirtolu kalemin yazılacağı tahta alınması , - Askılık ve botanik bitkilerle etrafın süslenmesi,. - Pencerelere perde alınması yönündeki kararımızın dernek yönetim kuruluna iletilmesi 3- Ekim ayıdnaki etkinlik faliyeti konusunda ÇİPSİZ (ÜCRETSİZ) 8 KM HALK KOŞUSU Yarış Tarihi ve Saati : Çipsiz (Ücretsiz) Halk Koşusu (8 Km); 17 Ekim 2010 Pazar günü saat 09:30’da başlayacaktır. PARKUR Halk Koşusu Anadolu Yakası' nda, Altunizade Köprüsü altında başlayacak, köprüyü geçtikten sonra Beşiktaş sapağından ayrılarak Barboros Bulvarı'ndan Beşiktaş'a iner ve sahil yolunu izleyerek İnönü Stadyumu önünde son bulur. ZAMAN SINIRI Halk Koşusu katılımcıları için zaman 3 saattir. Ya da Tuzla termal tesisinde kır gezisi ve kahvaltı düşünülmektedir… Bu iki etkinlik düşüncesine yönelik facede bir etkinlik oluşturarak bir ön talebin alınması katılıma göre etkinliğin yapılması yönündeki kararımızın dernek yönetim kuruluna iletilmesi sağlanılacaktır. DERNEĞİMİZİN EKİM AYI GENÇLİK TOPLANTISI YAPILDI Ekim Ayı Gençlik Toplantısına Katılanlar Gülsüm Çorlu Mesut Kaya Akın Sarı Yılmaz Çorlu ALINAN KARARLAR 1-Lise ve Üniversite öğrencilerine verilecek bursların nasıl ve ne şekilde verileceği konusunda eğer ortada bir yardım varsa Yedibölük köylü olması yeterlidir. Yalnızca Evlenerek soy adı değişen yedibölük köylü bayanlarla ilgili 3 kuşak kavramı oluşturulmuştur. Yani Evlenerek soy adı değişen Yedibölüklü bayanların çocukları ve torunları yararlana bilicekleri yönündeki kararımızın dernek yönetim kuruluna iletilmesi 2- Dernek değişim Projesi adı altında - Derneğin kütüphane kısmından başlayarak kolonlara kadar olan kısımla ilgili paravan getirilmesi, - Pencerenin olduğu duvar genişletilerek pencerenin genişlemesi, - Duvaralara raflık sistemi yapılarak kitapların yerleşimi,. - İspirtolu kalemin yazılacağı tahta alınması , - Askılık ve botanik bitkilerle etrafın süslenmesi,. - Pencerelere perde alınması yönündeki kararımızın dernek yönetim kuruluna iletilmesi 3- Ekim ayıdnaki etkinlik faliyeti konusunda ÇİPSİZ (ÜCRETSİZ) 8 KM HALK KOŞUSU Yarış Tarihi ve Saati : Çipsiz (Ücretsiz) Halk Koşusu (8 Km); 17 Ekim 2010 Pazar günü saat 09:30’da başlayacaktır. PARKUR Halk Koşusu Anadolu Yakası' nda, Altunizade Köprüsü altında başlayacak, köprüyü geçtikten sonra Beşiktaş sapağından ayrılarak Barboros Bulvarı'ndan Beşiktaş'a iner ve sahil yolunu izleyerek İnönü Stadyumu önünde son bulur. ZAMAN SINIRI Halk Koşusu katılımcıları için zaman 3 saattir. Ya da Tuzla termal tesisinde kır gezisi ve kahvaltı düşünülmektedir… Bu iki etkinlik düşüncesine yönelik facede bir etkinlik oluşturarak bir ön talebin alınması katılıma göre etkinliğin yapılması yönündeki kararımızın dernek yönetim kuruluna iletilmesi sağlanılacaktır.
DERNEĞİMİZDEN DUYURU - yapımcı: AbidinSari 04/10/2010 @ 20:55 DERNEĞİMİZDEN DUYURU Üniversite ve lise öğrencilerine burs verilecektir başvuruda bulunmak isteyenler. Son Gün 29 ekim 2010 tarihine kadar 1- Öğrenci belgesini ve 2- Nüfus cüzdanı fotokopisini adrese ileterek veya fax yada e-mail gönderebilirsiniz... Adres :Karlıktepe mah.Fahri koruturk cad.Metal sok.gedik apt.no:8/a Kartal/İstanbul Tel-fax : 02163060337 e-mail : yediboluk@gmail.com Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. internet adresi : www.yediboluk.com.tr BURS KATKISI İÇİN: Katkı sağlamak ısteyen duyarlı vatandaşlarımız, Bulunduğunuz Bölgedeki Yedibölük köyü derneğine yada ZİRAAT BANKASI Vadesiz Hesap Numarası:2817668-5001 (Yedibölük köyü olduğunu onaylamasını aldıktan sonra işlemini gerçekleştirebilirsiniz...) YEDİBÖLÜK KÖYÜ YARD.DAY.DERN.YÖNETİM KURULU DERNEĞİMİZDEN DUYURU Üniversite ve lise öğrencilerine burs verilecektir başvuruda bulunmak isteyenler. Son Gün 29 ekim 2010 tarihine kadar 1- Öğrenci belgesini ve 2- Nüfus cüzdanı fotokopisini adrese ileterek veya fax yada e-mail gönderebilirsiniz... Adres :Karlıktepe mah.Fahri koruturk cad.Metal sok.gedik apt.no:8/a Kartal/İstanbul Tel-fax : 02163060337 e-mail : yediboluk@gmail.com Bu e-Posta adresi istenmeyen postalardan korunmaktadır, görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir. internet adresi : www.yediboluk.com.tr BURS KATKISI İÇİN: Katkı sağlamak ısteyen duyarlı vatandaşlarımız, Bulunduğunuz Bölgedeki Yedibölük köyü derneğine yada ZİRAAT BANKASI Vadesiz Hesap Numarası:2817668-5001 (Yedibölük köyü olduğunu onaylamasını aldıktan sonra işlemini gerçekleştirebilirsiniz...) YEDİBÖLÜK KÖYÜ YARD.DAY.DERN.YÖNETİM KURULU
ABD'DE ALEVİLER ADINA BİR İLK - yapımcı: AbidinSari 30/09/2010 @ 20:52 ABD'DE ALEVİLER ADINA BİR İLK ABD’de yaşayan Aleviler, ABD tarihinde ilk kez Aleviler adına bir eylem gerçekleştirecek ve Tayyip Erdoğan'ı protesto edecek. ABD’de yaşayan Aleviler, ABD tarihinde ilk kez Aleviler adına bir eylem gerçekleştirecek. Erdoğan’ın Alevilerle ilgili nefret söylemini kınamak amacıyla yapılacak ilk etkinlik, Alevilerin örgütlü mücadelesinin yeni bir aşamaya da ulaştığının habercisi… Türkiye’de Alevilikle ilgili ilk bildiri 1963 yılında “Seyfi Oktay, Mustafa Timisi, Engin Dikmen ve Ali İlhan”ın imzalarıyla yayınlanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Alevilerin kamuoyu önünde gerçekleştirdikleri ilk basın toplantısıydı. Sözkonusu bildiri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevilerin de temsil edilmesini öngören yasa tasarısının meclise sunulmasından sonra sağcı basın tarafından yürütülen çirkin kampanya idi. Sağcı gazeteler, Alevilerin Diyanet’te temsil edilmesiyle “mum söndü” törenlerinin camilerde yapılmaya başlanacağı iftirasında bulunuyorlar, Aleviler için “sapkın inanç mensupları” ifadelerini kullanıyorlardı. Seyfi Oktay, Mustafa Timisi, Engin Dikmen ve Ali İlhan adı üniversite öğrencileri, işte bu çirkin kampanyayı kınamak için bildiri yayınladılar ve bu bildiri, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Aleviler adına bir ilk oldu. Aynı grup, “Türkiye’de laiklik ve tatbikatı” konulu bir panel de düzenleyerek, Türkiye’deki laiklik uygulamasını tartışmaya açmışlardı. ABD’de bir ilk oluyor Şimdi ABD’de de Aleviler, bir başka ilke imza atıyorlar. Tıpkı 1963’te Alevilere yönelik iftira kampanyasına tepki gösterildiği gibi, ABD’de de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın referandum mitinglerinde Aleviler için kullandığı ayrımcı ve bölücü ifadeleri mahkum edilecek. “Özgürlüğün engellerinin kaldırılmasını amaçlar” sloganıyla 1996 yılında kurulan “Pazar Sohbetleri” grubu, 2 Ekim Cumartesi günü New York’ta A La Turka Sultan Restaurant’ta basın toplantısı yapacak ve Başbakan Erdoğan’a tepkilerini dile getirecek. Basın toplantısında İngilizce ve Türkçe olarak okunacak o metin ve imzacı kurumlar şöyle: TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANI’NIN ALEVİ KARŞITI SÖYLEMİNİ ŞİDDETLE KINIYORUZ Aşağıda imzası olan dernek ve grupların, Alevi ve Alevi olmayan, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan üyeleri olarak bizler, Türkiye’nin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son zamanlardaki Alevi karşıtı söylemlerinden ve AKP hükümetinin Alevi kökenli kişileri sivil ve askeri bürokrasiden tasfiye etme yönündeki çabalarından derin endişe duymaktayız. 12 Eylül, Pazar günü oylanan (kimi hukukçulara göre yargının yürütmeden bağımsızlıgını ortadan kaldıracak) anayasa değişikliklerine ‘evet’ oyu verilmesi için yaptığı miting konuşmalarında, Erdoğan muhtelif defalar Alevileri hedef alan “yargıda belli bir mezhebi grup var,” “bana Alevi hakimler ceza verdi” türü sözler etmiştir. Ayrica, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bazı üyelerinin Alevi kökenlerini ima ederek “dedelerden artık talimat alınmayacak” ifadesini kullanmıştır. Hem Tayyip Erdoğan hem de Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek gibi AKP’nin diğer üyeleri, ana muhalefet partisi CHP’nin yeni başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun Aleviliğini (ve Kürtlüğünü ve kimi iddialara göre annesinin Ermeniliğini) kamuoyu önünde defalarca ve alaycı bir tavırla vurgulamışlardır. Bu talihsiz durumu daha da vahim kılan, kaynağı bizzat MHP genel başkanı Devlet Bahçeli olan, AKP’lilerin MHP’nin tabanına “yüksek yargıdan Alevileri temizliyoruz” şeklinde propaganda yaptıkları yönünde basında çıkan haberlerdir. Tüm bunlar, kabul edilen bazı anayasa değişikliklerinin Alevi karşıtı amaçlar taşıdığı yönündeki korkuları arttırmakta ve teyit etmektedir. Biz inanıyoruz ki başbakanın ve partisinin bü tür söylemleri ve uygulamaları Türkiye Devleti’nin Alevi vatandaşlarının anayasal haklarını ihlal etmekte ve demokratik değerler ve insan hakları ile doğrudan çelişmektedir. Bizler ayrıca, bu tür provakatif ifade ve uygulamaların, yakın geçmişte muhtelif kereler örneklerini gördüğümüz türde toplumsal çatışamaları tetikleyebileceği yönünde ciddi kaygılar taşımaktayız. Bu yüzden bizler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, kendisinin ve partisinin şu ana kadar yaptığı Alevi karşıtı ifadelerini geri almasını, kendisinin ve partisinin ayrımcı söylemlerine ve ugulamalarına derhal son vermesini ve kamuoyu önünde bunlardan dolayı özür dilemesini istiyoruz. Ayrıca hem siz basın mensuplarını, hem de demokratik değerleri ve insan haklarını savunan, Türkiye’deki ve dünyadaki tüm sivil toplum örgütlerini Türkiye’deki Alevi toplumunun sorunlarına karşı daha duyarlı olmaya davet ediyoruz. Aleviler Kimdir? Türkiye dışında şaşırtıcı derecede az tanınan Aleviler ve onlarla iç içe geçmiş Bektaşiler Türkiye’deki en büyük ikinci inanç grubudur ve genellikle ilerici ve seküler siyasi tavırlarıyla bilinirler. Türkiye nüfusunun %15 ile % 25 arası bir bölümü Alevidir, ayrıca Balkan ülkelerinde yaşayan küçük Alevi-Bektaşi toplulukları da vardır. Alevilik ortodoks İslam’dan, Sufism ve İslam öncesi mistik geleneklerle olan bağlantısı; şer’î kuralları ve cinsiyet ayrımcılığını kabul etmeyişi; ve hem erkeklerin hem kadınların katıldığı, müzik eşliğinde deyişler okunan ve semah dönülen toplu ibadetleri ile ayrışır. Geçmişte Aleviler, onlara dinsel ve siyasal alandaki muhalif tavırları nedeniyle şüpheyle bakan Sünni çoğunluğun ve devlet otoritelerinin korkusuyla ibadetlerini gizli yaparlardı. Aleviler 1950’lerden itibaren köylerden kentlere göçetmeye başladılar, ama 1980’lerin sonu ve 90’ların başında yaşanan Alevi kültürel canlanışına kadar Alevilik Türkiye’de üzerinde konuşulmayan ve yazılmayan bir tabu olarak kaldı. Bu tarihten sonra Alevi inanç ve kültürü toplumda büyük görünülürlük kazanmış olmakla birlikte, Aleviler halen inanç özgürlüğünün temel haklarından mahrumdurlar. İbadethaneleri olan cemevleri halen yasal olarak kabul edilmemekte ve Alevi çocukları ilkokuldan lisenin sonuna kadar verilen zorunlu din derslerinde Sünni-ortodoks İslam’ın gereklerine göre eğitilmektedir. İMZACI KURUMLAR: * PAZAR SOHBETLERİ: New York, 1996 * KANADA ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ, Toronto, 1996 * AMERİKA ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ, New York, 1997 * ROCHESTER ALEVİ CEMAATİ, Rochester, 2010 * AVRUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU,Köln-Germany, 2002 * ALEVI-BEKTAŞİ KURULUŞLARI FEDERASYONU, Ankara-Turkey, 2003 * PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ, Turkey, 1988 * CEM VAKFI, Istanbul, TURKEY, 1995 * ALEVİ ENSTİTÜSÜ, Ankara-Turkey, 2008 Kelime ATA/ habercek.com - 28 Eylül 2010 ABD'DE ALEVİLER ADINA BİR İLK ABD’de yaşayan Aleviler, ABD tarihinde ilk kez Aleviler adına bir eylem gerçekleştirecek ve Tayyip Erdoğan'ı protesto edecek. ABD’de yaşayan Aleviler, ABD tarihinde ilk kez Aleviler adına bir eylem gerçekleştirecek. Erdoğan’ın Alevilerle ilgili nefret söylemini kınamak amacıyla yapılacak ilk etkinlik, Alevilerin örgütlü mücadelesinin yeni bir aşamaya da ulaştığının habercisi… Türkiye’de Alevilikle ilgili ilk bildiri 1963 yılında “Seyfi Oktay, Mustafa Timisi, Engin Dikmen ve Ali İlhan”ın imzalarıyla yayınlanmıştı. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Alevilerin kamuoyu önünde gerçekleştirdikleri ilk basın toplantısıydı. Sözkonusu bildiri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nda Alevilerin de temsil edilmesini öngören yasa tasarısının meclise sunulmasından sonra sağcı basın tarafından yürütülen çirkin kampanya idi. Sağcı gazeteler, Alevilerin Diyanet’te temsil edilmesiyle “mum söndü” törenlerinin camilerde yapılmaya başlanacağı iftirasında bulunuyorlar, Aleviler için “sapkın inanç mensupları” ifadelerini kullanıyorlardı. Seyfi Oktay, Mustafa Timisi, Engin Dikmen ve Ali İlhan adı üniversite öğrencileri, işte bu çirkin kampanyayı kınamak için bildiri yayınladılar ve bu bildiri, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Aleviler adına bir ilk oldu. Aynı grup, “Türkiye’de laiklik ve tatbikatı” konulu bir panel de düzenleyerek, Türkiye’deki laiklik uygulamasını tartışmaya açmışlardı. ABD’de bir ilk oluyor Şimdi ABD’de de Aleviler, bir başka ilke imza atıyorlar. Tıpkı 1963’te Alevilere yönelik iftira kampanyasına tepki gösterildiği gibi, ABD’de de Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın referandum mitinglerinde Aleviler için kullandığı ayrımcı ve bölücü ifadeleri mahkum edilecek. “Özgürlüğün engellerinin kaldırılmasını amaçlar” sloganıyla 1996 yılında kurulan “Pazar Sohbetleri” grubu, 2 Ekim Cumartesi günü New York’ta A La Turka Sultan Restaurant’ta basın toplantısı yapacak ve Başbakan Erdoğan’a tepkilerini dile getirecek. Basın toplantısında İngilizce ve Türkçe olarak okunacak o metin ve imzacı kurumlar şöyle: TÜRKİYE CUMHURİYETİ BAŞBAKANI’NIN ALEVİ KARŞITI SÖYLEMİNİ ŞİDDETLE KINIYORUZ Aşağıda imzası olan dernek ve grupların, Alevi ve Alevi olmayan, dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan üyeleri olarak bizler, Türkiye’nin başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın son zamanlardaki Alevi karşıtı söylemlerinden ve AKP hükümetinin Alevi kökenli kişileri sivil ve askeri bürokrasiden tasfiye etme yönündeki çabalarından derin endişe duymaktayız. 12 Eylül, Pazar günü oylanan (kimi hukukçulara göre yargının yürütmeden bağımsızlıgını ortadan kaldıracak) anayasa değişikliklerine ‘evet’ oyu verilmesi için yaptığı miting konuşmalarında, Erdoğan muhtelif defalar Alevileri hedef alan “yargıda belli bir mezhebi grup var,” “bana Alevi hakimler ceza verdi” türü sözler etmiştir. Ayrica, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun bazı üyelerinin Alevi kökenlerini ima ederek “dedelerden artık talimat alınmayacak” ifadesini kullanmıştır. Hem Tayyip Erdoğan hem de Ankara Belediye Başkanı Melih Gökçek gibi AKP’nin diğer üyeleri, ana muhalefet partisi CHP’nin yeni başkanı Kemal Kılıçtaroğlu’nun Aleviliğini (ve Kürtlüğünü ve kimi iddialara göre annesinin Ermeniliğini) kamuoyu önünde defalarca ve alaycı bir tavırla vurgulamışlardır. Bu talihsiz durumu daha da vahim kılan, kaynağı bizzat MHP genel başkanı Devlet Bahçeli olan, AKP’lilerin MHP’nin tabanına “yüksek yargıdan Alevileri temizliyoruz” şeklinde propaganda yaptıkları yönünde basında çıkan haberlerdir. Tüm bunlar, kabul edilen bazı anayasa değişikliklerinin Alevi karşıtı amaçlar taşıdığı yönündeki korkuları arttırmakta ve teyit etmektedir. Biz inanıyoruz ki başbakanın ve partisinin bü tür söylemleri ve uygulamaları Türkiye Devleti’nin Alevi vatandaşlarının anayasal haklarını ihlal etmekte ve demokratik değerler ve insan hakları ile doğrudan çelişmektedir. Bizler ayrıca, bu tür provakatif ifade ve uygulamaların, yakın geçmişte muhtelif kereler örneklerini gördüğümüz türde toplumsal çatışamaları tetikleyebileceği yönünde ciddi kaygılar taşımaktayız. Bu yüzden bizler Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın, kendisinin ve partisinin şu ana kadar yaptığı Alevi karşıtı ifadelerini geri almasını, kendisinin ve partisinin ayrımcı söylemlerine ve ugulamalarına derhal son vermesini ve kamuoyu önünde bunlardan dolayı özür dilemesini istiyoruz. Ayrıca hem siz basın mensuplarını, hem de demokratik değerleri ve insan haklarını savunan, Türkiye’deki ve dünyadaki tüm sivil toplum örgütlerini Türkiye’deki Alevi toplumunun sorunlarına karşı daha duyarlı olmaya davet ediyoruz. Aleviler Kimdir? Türkiye dışında şaşırtıcı derecede az tanınan Aleviler ve onlarla iç içe geçmiş Bektaşiler Türkiye’deki en büyük ikinci inanç grubudur ve genellikle ilerici ve seküler siyasi tavırlarıyla bilinirler. Türkiye nüfusunun %15 ile % 25 arası bir bölümü Alevidir, ayrıca Balkan ülkelerinde yaşayan küçük Alevi-Bektaşi toplulukları da vardır. Alevilik ortodoks İslam’dan, Sufism ve İslam öncesi mistik geleneklerle olan bağlantısı; şer’î kuralları ve cinsiyet ayrımcılığını kabul etmeyişi; ve hem erkeklerin hem kadınların katıldığı, müzik eşliğinde deyişler okunan ve semah dönülen toplu ibadetleri ile ayrışır. Geçmişte Aleviler, onlara dinsel ve siyasal alandaki muhalif tavırları nedeniyle şüpheyle bakan Sünni çoğunluğun ve devlet otoritelerinin korkusuyla ibadetlerini gizli yaparlardı. Aleviler 1950’lerden itibaren köylerden kentlere göçetmeye başladılar, ama 1980’lerin sonu ve 90’ların başında yaşanan Alevi kültürel canlanışına kadar Alevilik Türkiye’de üzerinde konuşulmayan ve yazılmayan bir tabu olarak kaldı. Bu tarihten sonra Alevi inanç ve kültürü toplumda büyük görünülürlük kazanmış olmakla birlikte, Aleviler halen inanç özgürlüğünün temel haklarından mahrumdurlar. İbadethaneleri olan cemevleri halen yasal olarak kabul edilmemekte ve Alevi çocukları ilkokuldan lisenin sonuna kadar verilen zorunlu din derslerinde Sünni-ortodoks İslam’ın gereklerine göre eğitilmektedir. İMZACI KURUMLAR: * PAZAR SOHBETLERİ: New York, 1996 * KANADA ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ, Toronto, 1996 * AMERİKA ALEVİ KÜLTÜR MERKEZİ, New York, 1997 * ROCHESTER ALEVİ CEMAATİ, Rochester, 2010 * AVRUPA ALEVİ BİRLİKLERİ KONFEDERASYONU,Köln-Germany, 2002 * ALEVI-BEKTAŞİ KURULUŞLARI FEDERASYONU, Ankara-Turkey, 2003 * PİR SULTAN ABDAL KÜLTÜR DERNEĞİ, Turkey, 1988 * CEM VAKFI, Istanbul, TURKEY, 1995 * ALEVİ ENSTİTÜSÜ, Ankara-Turkey, 2008 Kelime ATA/ habercek.com - 28 Eylül 2010
Gımgımın Adı , Halkı ve Bazı Köy Adlarının Tarihi Kaynakları
|


''Dil'' İnanç Kültürümüz
AA.Önsöz
Ziyaretçi
şu An Bağlı


334 üye



Top 
